7 Eylül 2016 Çarşamba

BİZİMLE KAL ÇOCUK


Çocukken hayat temizdi, basitti. Beklemek güzeldi, istmek hatta istediklerini hayal etmek vardı. İçimizde kelebekler uçuşurdu. Zaman geçmek bilmezdi ama beklemek de güzeldi. Beklediğimize değeceğini bilirdik. Yazları beklerdik, annanemize kavuşmayı beklerdik, okuldan dönüp ip atlamak için eve ulaşmayı beklerdik, denize kavuşmayı beklerdik bazen de bir oyuncağa kavuşmayı... İçimizi içimize geri yerleştirmek zorunda kalırdık çünkü taşardık bu beklemelerde. Ne tatlı heyecanlardı.

Dünya kocaman bir yerdi belki de kainattan anladığımız dünyaydı. Her yer uzaktı çocuk gözümüzde, her yer genişti, biz geniştik... ucumuz bucağımız yoktu, ele avuca sığmazdık. Ayaklarımız yere basmazdı, dokunmazdı. Uçuyorduk, kuştuk sanki.

Şarkıda dediği gibi; biz büyüdük ve kirlendi dünya! Büyüdük... Önce zaman hızlandı, sonra yavaş yavaş küçüldü mavi gezegenimizin hafızalardaki sınırları. Büyü bozuldu. Ayaklar yere sağlam basmalıydı yani artık uçar gibi yürüyemezdik, biz de hayatın beklediğini yaptık ve yere indik.

Çok hevesliydik büyümeye çok... “Daha çok iste, hırs yap, kendini parçala, daha çok kazan, daha çok tüket, rekabette sınır tanıma,  dön dur bu girdapta... mükafat olarak sana kendi egonu sonuna kadar tatmin duygusunu yaşatıcam” dedi düzen, uyduk.

“Gerçeklerim var”,  dedi aslında. “Sana veririm ama senden de alırım” dedi, inanmadık. “Canım ne alabilrsin ki benden” dedik, önemsemedik. Seni sevdiklerine hatta seni sana kırdırırım dedi, kulak asmadık. Sinirlerini bozarım, fabrika ayarlarınla oynarım, devrelerini yakarım dedi omuz silktik. “Senin vereceklerinle ilgileniyorum, bu oyuna varım” dedik. “O halde günah benden gitti” dedi, hamur gibi yoğurdu insanı.

Beynimize, ruhumuza, damarlarımıza giren her baskıda biraz daha kaybettik masumiyetimizi. Olsun, günün düzeni neyi gerektiriyorsa öyle davranmalıydık, yoksa sürünün dışında kalırdık. Herkes gibi olacaktık herkesi yıkıp geçmek de olsa ucunda... Kendimize dönmeyecek, gerçekler dışında alan yaratmayacaktık. Alacak, alacak ama aldıkça doymayacak, daha çok isteyecektik. Tok açın halinden anlamayacak, birbirimiz için endişelenmeyecek, herkes kendi hırslarının peşinde sürüklenecekti. N’apalım, anlaşmamız vardı! Suç bizim değildi ki ortada bir suç da yoktu!!!

Daimi mutsuzluk hali, umutsuzluk, uyuşukluk, ne yapacağını neyle avunacağını bilememe durumu neydi peki ? Ne dürtüyordu popolarımızı ? Neden bu kadar mutsuzduk ?

Ne, iç ses mi, vicdan mı ? Şşşşşşşşşt.... Yoktu öyle bir durum. Azıcık daha didişirsek, biraz hırçınlığımızı atsak geçerdi. Biraz tatsızlık iyi gelir, ruhu beslerdi.
Hayat hep böyle gidecek sanırız... Hayır, öyle değil. Bazen öyle bir şey olur ki, işte o ana kadar hiç yaşamamış gibi oluruz. Düzen bizi “ölüm” le tanıştırır. Ölüm öyle bir şeydir ki ölen nereye gider bilemesek de kalanlar için başka bir dönem başlar.


İnsanların hayatı boyunca büyük ölçüde değişmediği söylenir, bence insanı değiştirebilecek en kuvvetli duygudur ölüm. Ölüm sorgulatır en sormayacak insanlara bile “hayatın anlamı ne ki” sorusunu... Odur “bütün bu yaptıklarıma ne gerek varmış, ben ne salakmışım” dedirten en burnundan kıl aldırmayacaklara bile. Ölüm karşısındaki çaresizlik insana insan olduğunu hatırlatır.

Çocukluğumuza döndürür, ceplerimizde tuttuğumuzu zannettiğimiz dünyanın aslında ne kadar büyük ve dahice bir düzeni olduğunu bize hatırlatır. Gidene ne olur bilen yok, ama ölüm giden kadar kalanlara da gönderilir.  

Her kayıp acıdır, her gidenin yapacakları bitmeden gider bu dünyadan. Ölenin en yakınları kayıplarının yerini bir ömür yüreklerinde saklarlar, içleri yanar belki hiç sönmez. Ancak uzak-yakın her ölümden alacak çok ders var.



Her geçen an bir armağan yani esasen her birimiz emanet verilmiş zamanları yaşamaktayız. “Değer miydi” diyecek neler var hayatlarımızda, ne saçmalıklar, ne anlamsız çekişmeler, hırslar, güç savaşları, kin, nefret, öfke, gösteriş  ve daha niceleri...

Ayaklarımızı sımsıkı basalım derken ne çok güzelliği kaçırıyoruz aslında. En basit, en temel, en görünmeyen yerlerde bile mutluluklar gizli oysa. Nefes almak bile güzel, yeni bir günün ilk ışıklarını görüp “iyi ki bugün de nefes alıyorum ve bir güne daha başlıyorum” dememek için bir gerekçemiz yok!

Sevdiklerimizin boynuna atlayıp nedensiz öpmek, içimizde affedemediklerimizi affedivermek, geriye değil ileriye bakmak, sahip olduklarımıza şükretmek çok mu zoçr ?

Zor değil, ama esiriz. Esaretimizi kırmak kendi ellerimizde. Bunun için değil mi çocuklara hayranlığı büyük büyük insanların, çocuklar esir değiller ve mutlular.

Ayaklarımızı yere basalım derken ne etrafımızı ne de kendimizi  kırıp geçirenlerden olmamak en büyük dileğimdir.  

Dünyaya “Hoşçakal” derken yanımızda hiçbir şey götüremeyeceğimizi  kocaman yazmamız gerek. Ardımızdan bizi iyi anan birkaç yürekten başka...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder